DURU YÜCEL
İçerik Yazarı

Doktorlar birer kurtarıcı ve melek; genellikle ilk tanışmamız bu algıyı doğurmuştur en azından. Bu kayıt da çok küçük yaşlarımıza dayanıyor. Tabii istisnalar da var. Annemizin, babamızın bizi “tatlı bir teyze/amca” ya da “eğlenceli bir sohbetten sonra üstüne bir de şeker verip uğurlayacak bir nevi arkadaş(!)”a da götürdüğü ve sebebi ziyaretimizin bunları hatıralarımızda ancak eşantiyon cinsinden bırakacak şeyler olduğu deneyimlerimiz de var. İlk doktor deneyimlerimizin tozlu sayfalarını karıştırdığımızda içinden kocaman(!) iğneler, stetoskopun metalde can bulan hatırı sayılır soğukluğu, kan almak için adeta hazine arar gibi yoklanarak delik deşik edilen ya da morartılan kollar, çok hastayken bir de giydirilip oraya götürülme zorunluluğu gibi hikayelerin bezeli olduğu bölümler çıkar bazılarımızınkinden. Dekorasyonunda kullanılan renkleri, koltukları, duvarının rengi ve aldığı ışıkla hiç de güzel olmayan; sıkıcı, belki de uzun süre oturmak zorunda kaldığınız, hali hazırda toplum ve eğitim sistemi tarafından yok edilmemiş zengin ve engin hayal gücünüzle birleşerek içeride olanlara dair beklentilerinizi daha da “mutlu(!)” kılan muayeneye, tedaviye gelmiş diğer çocukların muayene odasındaki ve çıkıştaki, ovalara yayılan çığlık ve ağlamalarıyla korku kat sayınızı tavana vurduran reaksiyonlarına tanık olduğunuz bekleme odası da her şeyi daha travmatik hale getirmiş olabilir. Tabii ki bu etkilenmelerle şekillenen algıların ergenliğe, hatta yetişkinliğe taşınıp taşınmayacağını yine kendi deneyimler silsilemize bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. 

“Doktor civanım”

Hakkında duyduğumuz iyi övgülerinin peşi sıra gittiğimiz bir doktordan zaten iyi beklentileri oluşturmuş olduğumuzdan daha iyi etkilerle ayrılabiliriz ve hiçbir şey duymadığımız biriyle aşağı yukarı aynı hasta-doktor deneyimini de yaşamış olsak, bizdeki yeri daha önemsiz olabilir. Aile doktorumuz varsa ve en başından beri doktor profilinde aileniz ve siz tarafından yalnızca o baş tacı edilmişse, hele de aile dostunuz olmuşsa yıllar içinde, başka her hangi bir doktor en azından başlangıçta sevimli gelmeyebilir. 

Güven ve tanıdıklık kısmını aştıktan sonra, bir doktor-hasta ilişkisinde önemli olan nedir? Yani tam olarak “bizde neler olup bittiği” ya da “bize neler olacağı” sorularıyla meşgulken doktorumuzun bize ayırdığı zamandaki hal ve tavrından tutun, konuşmalarındaki netlik, ses tonu, kelime ve cümlelerinin arasında aşırı uzun boşluklar olup olmadığı, hangi kelimeleri ve daha önemlisi onları nasıl bir vurguyla kullandığı, kendini tamamen karşısındakine güvenle teslim etmiş bizler tarafından taşları yerinden oynatabilecek güçte ve bizim hastalığa dirayetimizde fark yaratacak şiddette önemli konulardır. 

Doktorun söze “kötü bir haberim var” benzeri bir cümleyle söze giriş yapması veya geçiştirircesine, kişide şüphe uyandıracak şaibeli kelimelerle konuşması zaten bir sorunu olan kişiyi daha da dirençsiz hale getirir. Tedavi için vereceği ilacın yan etkilerinden söz etmemesi etik olarak hiç uygun olmamakla birlikte uzun dönemde kendisi adına oluşmuş olumlu izlenimleri silen bir etkiye yol açacaktır. Bir yandan da, yan etkilerden söz ederken tedavi sürecini hasta için korkutucu hale getirmemesi hatta mesleki bir sorumluluk olarak o yan etkileri azaltacak veya sıfıra indirecek alternatif ve/veya tıbbi çeşitli takviye ve yöntemlerden mutlaka söz etmesi, eğer o takviyelerle ilgili bir bilgisi yoksa kendisine uygun takviye ve yöntemleri araştırmasını mutlaka tembih etmesi gerekir. 

         Araştırmalar tıpkı psikolojik etkisi kanıtlanmış placebo etkisinde olumlu anlamıyla geçerli olduğu gibi, yan etkisi adına alternatif çözüm yollarını anlatmadan, doktorun bir ilacın yalnızca yan etkisini sıralamasıyla da, ilacı kullanmaya başladıktan sonra hastada olumsuz etkilerin daha belirgin görüldüğü gerçeğini ortaya koymuştur. Tabii ki yönetimlerin onlara sunduğu çalışma koşulları ve bazı hastaların zorlayıcı yaklaşımları nedeniyle fazlasıyla sınanan sinir sistemlerini göz önünde bulundurulması ve ayrıca şifa amaçlı onlara başvuran her bireyin neden, ne almak için orada bulunduğunu unutmadan, doktora bir sömürü aracı olarak değil aksine anlayışla ve olabildiğince olumlu enerjiyle yaklaşması gerekliliğinin hasta sorumlulukları arasında olduğunu bilerek davranması gerekse de, doktorların ülkemizde sıkça karşılaştığımız bazı hitapları doktor-hasta ilişkisine darbeyi en çok indirenlerdir. Bunlar aşina olduğumuz emir komuta hallerine benzer “Sırtını aç!”, “Şu filmi çektir gel!”, “Sus, acımaz!”, “Git bu tahlilleri yaptır!”, “Al şunları kullan!” gibi ifadeleri olabildiğince lügatlarından kaldırmaya çalışmaları ve bunları söylemenin başka yollarını bulmaları ya da bunları değiştirmeden aynen bu şekilde söylemeyi seçtiklerinde, çok daha yumuşak, barışçıl ve hastaya kendini önemsiz hissettirmekten kaçınan bir tavır ve ses tonuyla söylemeleri, her bir doktorun hastasını kaybetmek yerine kazanmaktan yana oluşu göz önüne alındığında daha yapıcı sonuçlar doğuracaktır. 

 “PATCH ADAMS” olmak… 

      Doktorun iyi bir ilişki sağlayabilmesi bununla sınırlı değil tabii. Çok iyi bir dinleyici olmalı ve ilk duyduğu şikayet ve/veya sorular karşısında, henüz hastanın bitirmesine fırsat vermeden, her şeyi anladığını ve/veya muhtemelen benzeri bir vakayla karşı karşıya olduğunu düşünerek hastanın sözünü kesmemeli, saygıyla dinleyip kişiye ve duruma özel cevaplar vermelidir. Bunun için aynı zamanda çok da iyi bir gözlemci olmalıdır. Empati yeteneği gelişkin ve duyarlı olması, insan denen kırılgan canlının en kırılgan halleriyle ilgilenirken olmazsa olmazlardan tabii. Aynı zamanda bilimsel tabanından kazandığı objektifliğini korurken soğukkanlılıkla duyarlılığı birleştirebilmelidir. Yetki ve sorumluluklarının sınırlarını bilirken eksik bırakmamaya da özen göstermelidir. Hastanın mahremiyetine yaşı ve cinsiyetinden bağımsız saygı duyması ve özellikle bizim ülkemizde çeşitli aile yapılarını göz önünde bulundurarak, gizlilik anlamında dış etken ve kişilerden tedavi süresince hastasını korumalıdır. 

Hastayı her hangi bir özelliğinden dolayı aşağılaması söz konusu bile olamazken, onun dilinden konuşmalı ve saygı çerçevesi içinde eşit olduklarını hissettirmelidir. Hastanın kendi durumunu anlatması için hem onu çok zorlamamalı hem de özgürce açılabileceği bir ortama davet ederek güven içinde ona her şeyi anlatabilmesine olanak sağlamalı ve sabırlı olmalıdır. Duyduğu problemlerden sonra “Birlikte şöyle bir yol izleyebiliriz.” gibi bir yaklaşımda bulunmalı ve tüm inisiyatif onda olmasına rağmen, zaten aslında ona güvenerek orada bulunan hastaya hem şeffaf bir süreç izlemek hem de hastanın varlığının sayılması anlamında güven vermelidir. 

Ünlü bir doktorun mesleğiyle ilgili paylaştığı yöntemlerden biri de, hastaya sarılmanın ve genel olarak şefkat göstermenin çok iyi geldiği yönündedir. Günde 12 kez sarılmanın insana sağlık açısından iyi geldiği bilimsel temeli olan bir gerçektir. Özellikle kanser, AIDS ve benzeri, görece daha ağır hastalıklarda şefkat daha da gerekli olarak öne çıkar. Bir doktorun hastalarına nasıl şefkat gösterebileceği ve hatta daha ileri giderek onların nasıl eğlence ve yaşam kaynağı olabileceğini resmeden, doktorlar ve hastalar arası ilişkiye merak eden herkes ama özellikle dünyadaki tüm doktorlar için mutlaka çok güzel bir örnek olan film, acı kaybını uzak sayılacak bir geçmişte yaşamadığımız, değerli komedyen ve aktör Robin Williams’ın başrolünde oynadığı “Patch Adams”dır.